Ana Sayfa  | Yardım  | İletişim       Antoloji'de arayın:  
Antoloji.com  ŞiirEtkinliklerŞarkılarResimForumNedir?E-KartÜyelerGruplarSMS

Kitap Kişi

 Kitap Ana Sayfa
 Kitaplar
 Kişiler
 Konu Başlıkları
 Yayınevleri
 Kitaplarım
 Kitap İncelemeleri
 Okuyucu Görüşleri
 Kitap Tartışmaları
 Öne Çıkanlar
 Çok Satanlar
 Yeni Çıkanlar
 E-kitap
Eski ne nadir kitaplar
 Eski ve Nadir Kitaplar
 
Eleştiri

Cengiz Gündoğdu
İnsancıl Yayınları;
Türkçe; ISBN: 975-7446-26-2; 13.5 x 19.5 cm; 136 s.; İstanbul Kasım 1994


Bu Kitapla ilgili daha fazla bilgi için tıklayın >>

“Eleştiri”nin Eleştirisi

Bu büyülü eleştirel korunun patikalarında dolaşırken her an sizi bir sürpriz bekliyor. Her an her şey olabilir. Her an tetikte ve uyanık olmalısınız. Dinamik düşünce gücü oradan oraya sıçrayıp seken bir tavşan, bir çekirge gibi ele avuca gelmiyor. Görüntü sürekli değişiyor.


Hulki Can  (Antoloji.Com)
 
DEĞERLENDİRME TABLOSU
Genel Olarak Kitap 9
 
“Eleştiri”nin Eleştirisi

Eleştiri

Cengiz Gündoğdu

İnsancıl Yayınları; Edebiyat, Edebiyat Bilimi;

Türkçe; ISBN: 975-7446-26-2; 13.5 x 19.5 cm; 136 s.; İstanbul Kasım 1994

ELEŞTİRİ KISKANÇLIK MIDIR?

Pamuk, Özakman ve diğer yazarlar hakkında yaptığım eleştirileri kıskançlık olarak yorumlayan okurlar var. Bunlara göre eleştirilerim “kıskançlık” mış... Birader, hemşire, bu söylediklerinizi oyuncak tahtadan kargalar duysa kalkıp kişnemeye başlarlar, sağa sola çifte atarlar! Yeni nesil bu kadar bilgisiz nasıl olabiliyor? O zaman eğitim sistemi tümden çökmüş haberimiz yok... Özellikle bu arkadaşlara Cengiz Gündoğdu’nun BU kitabını okumalarını öneriyorum. Bu kitabı almadan önce benim bu eleştirimi de okusunlar sonra karar versinler. Çünkü bu çok satan değil, öyle marketlerde, otobüs terminallerinde falan bulamazlar!

Paul Valéry’den esinlenerek yazıyorum: Bu “Eleştiri”ler beni tümden sarhoş etti. Bu küçük kitapçığı okurken adeta büyülü bir iksir içiyormuşum gibi oldum. Bu yoğun, özlü, rokoko tarzı bir müzik sanki. Bach ya da Scarlati’nin, Brandenburg ya da bilmem hangi şato ya da malikanenin dolaplarında, çekmecelerinde unutulmuş notalar bunlar. Her sayfa çevirişinizde karşınıza başka bir renk, başka bir ışık, başka bir tat çıkıyor. İnsan beyninin düşünce hızı bu renk cümbüşü karşısında duraklıyor, hız kesiyor: Daha sindire sindire okuyabilmek için.

Bu büyülü eleştirel korunun patikalarında dolaşırken her an sizi bir sürpriz bekliyor. Her an her şey olabilir. Her an tetikte ve uyanık olmalısınız. Dinamik düşünce gücü oradan oraya sıçrayıp seken bir tavşan, bir çekirge gibi ele avuca gelmiyor. Görüntü sürekli değişiyor. Değişim ve arayış bir türlü sona ermiyor.

Cengiz Gündoğdu’nun bu eleştirel ebemkuşağının altından geçerken “denendiğimi”, “sınandığımı” hissettim, eski günlere gittim. Lisede felsefe hocamızın en büyük çabası bize “eleştiri”yi öğretmek, muhakeme, yargılama, eğriyle doğruyu tartabilme ve mantık yetisini bize verebilmekti. Büyük bir ustalıkla anlattığı, savunduğu, her felsefi düşüncenin daha sonra öyle bir açıklarını gösterir, öyle bir eleştirisini yapardı ki nasıl oluyor da bunu düşünemedik diye şaşar kalırdık. Eleştiri düşüncenin temelidir. Yapı taşıdır. Köşe taşıdır.

ÖZGÜRCE ELEŞTİRMEK VE DÜŞÜNMEK

İmdi yazarın bunu okuyucusuna aktardığını sanıyorum: Özgürce eleştirmek, düşünebilmek: Her şey, her düşünce eleştirilebilir, tartışılabilir. Batı’nın yaptığı düşünsel aşamaların temelinde bu vardır. Tabular ve tabu kurumlar yoktur. Hiç bir düşünce, hiç bir kişi, hiç bir kurum ulvi, tinsel veya sanatsal dokunulmazlık kalkanlarının, ünvanların, rütbelerin, apoletlerin, inançların, düşüncelerin ardına sığınarak kendini eleştiriden koruyamaz. Fildişi kulelerin, görkemli yapıların, kalın duvarların arkasına sığınarak ahkam kesemez. Eleştiri aşama getirir. Hatalar, açıklar, yanlışlıklar, gaz kaçakları, cırtlamalar, pırtlamalar bir bir ortaya dökülür.

Şöyle yazmış Gündoğdu:

“Türkiye bütünüyle perili köşk. Her alanda. Her konuda. Nereye elinizi atarsanız, kıyamet kopuyor:

-Allahsız

-Yahudi

-Sol Korsan

-Müslüman olacaksın

-Beyni kireçlenmiş adam

-Komünist

-Vatan haini

-Gerici

-Faşist”

Bunlara yenileri de eklendi: AB yalakası, Amerikan şakşakçısı, Ku-Klux-Klan! Mason! Sabetayist! Cuntacı! Nedir bunlar? Bunlar doğum sancısı mı? Yoksa ölüm sancıları mı? Her halükarda bir şeyler olacak. Bir şeyler çatlayacak. Tabular, kurulu düzenler, çarklar, dişliler, düzenekler er geç kırılacak. Dünyada hiçbir devlet, hiçbir sistem, hiçbir düşünce sonsuza dek egemen olamamıştır. Bu düzenleri, düzenekleri sonsuza dek egemen kılmak için yapılan çabalar, gözdağları, tehditler, fişlemeler, öldürmeler boşunadır. Baraj kapakları er geç açılacaktır.

ÖNCÜLER VE MUHAFIZLAR

Gündoğdu’nun bu gösterişsiz, yalın kapak 135 sayfalık “ince” kitabı piyasada satılan kalın tuğla kitaplardan çok daha “ağır”, “vurucu”, çok daha “derin”. Kalın kitaplar yazmaya öykünenlere sesleniyorum: Kitap kalınlığı, sakın kafa kalınlığının paralel bir göstergesi olmasın?

Bu denemeleri Montaigne’ninkilerden daha renkli ve çarpıcı bulduğumu söyleyebilirim. Bunun nedeni günümüz dünyasının çok daha renkli olmasından kaynaklanıyor olabilir. Bir başka nokta: Montaigne zamanında bu kadar bol kitap, bu kadar çeşitli düşünce, bu kadar hızlı bir “değişim” de yoktu. Montaigne bir öncü (avangard, avant-garde) ise, Gündoğdu da bir muhafız (gard, garde) . Yani “asıl kuvvetler”. Öncü, lider, başı çeker yol açar, kırıp dökerek ilerler. İşi çok zordur. Arkadan gelen güçlere yolu açar, hazırlar. “Çölde çağıranın sesi”dir. Esas çocuk, “koruyucu” veya “korucu” arkadan gelir. Gündoğdu, Ömer Seyfettin gibi “koruyucu”, “yol gösterici” aydın tipine özgün bir örnek.

Gündoğdu neyi koruyor? Yolu. Öncüler tarafından açılmış olan yolun açık kalması gerekiyor. Nöbetçi yolu koruyor, nöbet tutuyor. Yol gösteriyor. Gündoğdu geçmişinde yaptığı hataların, yanılgıların farkında. Kim hata yapmadı ki? İnsanın bu yanılgıları fark edebilmesi, kendi özeleştirisi yapması için herhalde en azından bir yarım yüzyıl geçmesi gerekiyor.

TAPINMA

Gündoğdu okuru sorguluyor. Okur yatay, dikey ve çapraz ateş altına alınıyor. Sorular arka arkaya geliyor. Kafalara tokmaklar, gürzler ve balyozlar iniyor. Bu canlı ve dinamik bir biçem, anlatı, oluştururken okurun ilgisini de uyanık tutuyor. Yazarımız hemen taşı gediğine koyuyor: Türkiye’deki düşün yaşamının “tapınma” seviyesinde olduğunu vurguluyor. Freud, Sartre, Camus, Saussure, Marx gibi düşünürlerin hiç eleştirilmeden olduğu gibi yurt dışından ithal edildiğini, hepsine “ibadet edildi”ğini yazıyor. Oysa, düşünce görüngesinde ne tapınmaya yer vardır, ne de tapınana. Düşünce dünyası, araştırma, didikleme, eleştiri ve karşı eleştiri ile gelişir... Türk aydını bu batılı yemekleri çiğnemeden, büyük bir özlemle, açlıkla, yutmuştur. Şimdi hazımsızlık, gastro-entestinal sorunlar yaşamasının bir nedeni de budur.

Örneğin, müzikte de benzer durum söz konusudur. Bazı batılı besteciler sürekli ön plandadır. Varsa yoksa Mozart, Beethoven, Vivaldi, vs... Oysa, Mozart’ın, Beethoven’in çok berbat eserleri de vardır. Özellikle ilk yapıtları. Sürekli aynı temaların tekrarı, eserlerdeki cansızlık, ruhsuzluk, sığlık insanı sıkar. Mozart’ın sadece belli müzikal tonalite kalıplarına göre yazılmış eserleri içimi bayar. Beethoven’in I.ci senfonisi bence berbattır. Ünlü IX. Senfonisinin bölümünde “tını” hatası vardır. Nota hatası değildir bu. Orkestrasyon hatası vardır. Çünkü besteci o zaman sağırdı. Sesleri duyamıyordu. Duymadan bestelemek büyük bir deha gerektirir. Ama kupkuru notalar sesler olmadan ne ifade eder ki? Besteci müziği beyninde de duysa “işitmek” başkadır. İşitebilse idi ikinci bölümün orkestrasyonu daha farklı olurdu zannederim.

Barokçulara hayranlık duyarım. Ama bir Çaykovski, Wagner yada Chopin’deki romantik “ruh” onlarda yoktur. “Sihir” yoktur. Bunun nedeni de aşk olsa gerek. Bu romantik besteciler büyük aşklar yaşamışlardır. Yaşamış oldukları aşkın büyüsü eserlerine de yansımıştır. Ben bu üç bestecinin eserlerini sandviç yiyerek ayaküstü dinleyemem. Mutlaka ve mutlaka o müziğe uygun “büyüsel ortam”a gereksinim duyarım. Bir konser salonu, veya evde salt kesintisiz müzik dinleyebileceğiniz bir ortam.

İmdi, besteci olsun, sanatçı olsun, düşünür olsun, insanı olduğundan fazla yüceltmenin kökeninde ne var acaba? Atalara tapınma mı? Dini ve siyasi liderlerin yüceltilmesi, tanrılaştırılması, putlaştırılması neden yapılır? Neden her yere putlar, haçlar, simgeler, heykeller, büstler dikilir? Neden görkemli mezarlar, anıtlar yapılır? Neden bazıları ermiş, hazret, aziz, önder, führer gibi ünvanlara gereksinim duyarlar? İsa’yı Tanrı yapan hristiyan alemi niye Tanrı’ya “aziz” diye hitap etmez de kilise babalarına “aziz” der? Neden önemli bir buluşmaya giderken süslenip püsleniriz de Tanrı’nın karşısına sadece kefen beziyle çıkarız? Ya da, ruhsal olarak bile süslenmeye gerek görmeden Tanrı’ya dua ederiz?

DÜZENİN İDEOLOJİSİ

Gündoğdu bu tür benzer soruların yanıtlarını sanırım “düzenin ideoloji”sinde arıyor: düzen tabularla, taşlarla, heykellere, simgelerle kendini egemen kılıyor. Bunu yaparken başka bir şey daha yapıyor: yolu tıkıyor; düşüncenin yolu tıkanıyor; hazır lop yemekler sunuluyor; düzenin öğretisi, özgür düşünceye, düşünmeye geçit vermiyor. Yalan, dolan, ikiyüzlülük, riyakarlık, para torbaları: Yükselen değerler bunlar. Peki bu döngüyü kırmak için ne yapmalı? Buna karşı geçmişe gitmeliyiz. Tarihi öğrenmeliyiz diyor yazarımız. Geçmişe gidip oradan yavaş yavaş bugüne gelmeliyiz...

Çok doğru. Çünkü bırakın geçmişi, yakın geçmişi bile bilmiyoruz. Tarihi bırakın, kendi tarihimizi bile iyi bilmiyoruz. Bunun en önemli nedenlerinden biri “dil” sorunu. Geçmiş tarihle ilgili söylenenleri, yazılanları, anlamıyoruz. Islahat’ın reform anlamına geldiğini, Tanzimat'ın yeniden düzenleme (restorasyon) olduğunu bilmiyoruz. İnkılap sözcüğünün devrim anlamına geldiğini bilmiyoruz. İhtilal ve devrim kavramlarının anlamında kargaşa yaşandığını bilmiyoruz. Osmanlı tarihinde bir sürü “paşa” olduğunu biliyoruz. Ancak bunların hangisinin sivil paşa, hangisinin asker paşa olduğunu bilmiyoruz. Çünkü, Osmanlı devrinde paşa ünvanı hem üst rütbeli subaylara (general, amiral) hem de üst dereceli bürokratlara (vali, vezir, bakan) veriliyordu.

Kuvayı milliye, zaptiye, rüştiye, zabit, idadi, sultani, medrese, nazır, mebus, meşrutiyet, istibdat, monarşi, jurnalcilik, ademimerkeziyet, edebiyatı cedide, serveti fünun ve benzeri kulaktan dolma eski türkçe sözcüklerin yeni Türkçüde ne anlama geldiklerini tam olarak bilmediğimizden, geçmişle ilgili mesajı da tam olarak bilemiyoruz, algılayamıyoruz. Tam bir tarih cahiliyiz. Tarih bilincimiz yok.

Gündoğdu tarih bilincine sahip olan bir kişinin kolay kolay kandırılamayacağını belirtiyor. Çünkü bilinci şartlanmamıştır. Burjuvazi, tarih bilimini bireyi şartlandırmak, güdülemek için bir silah olarak kullanıyor. Firavun Ramses’in tarihi resmileştirdiği gibi günümüzde de modern Ramsesler tarihi kendi işlerine geldiği gibi yazıyorlar. Resmi tarih İstanbul’un fethini 20 yaşlarındaki Fatih’e endeksliyor. Oysa tarihsel bir olayın gerçekleşebilmesi için bir çok parametrenin bir noktada, belli bir süreç içinde odaklanması, sıralanması gerekiyor. Kişisel iradenin buradaki işlevi bu odaklanmayı tam zamanında saptayabilmek ve görebilmek. Yazar bunu vurguluyor.

DİL

Gündoğdu’nun yapıtında kullandığı eski türkçe ve yabancı kökenli sözcükler yerine daha yalın olanlar kullanılabilir. Ama o yalın sözcükler tam kastedilen anlamı taşımıyorsa o zaman aynen kalsın derim. Yalın türkçe kullanma uğruna bir yapıtı donuk, solgun, monoton, ölgün ya da anlaşılmaz bir hale getirmeye de gerek yok!

Bir eleştirim de, çok alıntı yapıyor olması. Bu kadar alıntıya gerek var mı? Çünkü bu alıntılar, bazı yerlerde, yazarın kıvrak ve akıcı yazısı yanında hantal, kıpırtısız dinozorlar gibi duruyor. Görüntüyü bozuyorlar.

Okur yazara soruyor: Bu kitaptaki düşünceleriniz bugün değişmiş olabilir mi? Yanıtı duyar gibiyim. Mutlaka! Mutlaka! Peki bu bir tutarsızlık mı? Çelişki mi? Hayır. Hayır, diyor bilgece bir tavırla, çünkü, istesek bile aynı suda tekrar yıkanamayız, “karanlık dağlardan ağan bir sabah güneşi gibi tıpkı, parıl parıl ve güçlü”.

Hulki Can
Antoloji.Com

(c) Antoloji.Com'dan izin alınmadan kopyalanamaz, yeniden yayınlanamaz.

Lütfen bu yazıyı değerlendirin: (10 en iyi; 1 en kötü; tıklayın)
 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10 

 
Hulki Can tarafından incelenen diğer kitaplar: 
 

Bu yazı hakkındaki düşüncenizi, yazının katıldığınız / katılmadığınız yönlerini Hulki Can ile paylaşmak ister misiniz?

Buraya yazacağınız mesaj doğrudan, yazarın e-mail adresine gönderilecektir. Mesajınıza yanıt almak istiyorsanız adınızı ve e-mail adresinizi belirtmeyi unutmayın. 

Adınız:   E-mail Adresiniz:




Lütfen sadece bir kez basın ve bekleyin.

  - tiklayin - Bu sayfaya link ver - tiklayin - Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2007. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu


16.05.2008 00:47:33
» Ana Sayfa  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Antoloji Kulübü  » Gruplar  » SMS  » Yardım  » İletişim
çiçek - lazer epilasyon - tatil - Psikoloji Psikolog - Hastaneler - çiçekçi - burun estetiği - perde - bölme duvar - estetik cerrahi - web tasarım - Poşet - Güzel Sözler - çiçek siparişi - perde - perde - antibakteriyel el temizleme - Zayıflama Bandı - çiçekçi - kiralık tekne - kemerburgaz emlak - evden eve nakliyat - Hastane - estetik cerrahi - Prefabrik Ev - estetik dişhekimliği - Güneş Yanığı - evden eve nakliyat - haberler - çiçekçi - Özel Hastaneler - son dakika - Sadece Türkçe Oyunlar - çiçek - stor perde - Sağlık - Burun Estetiği - iddaa - İnsan Kaynakları - böcek ilaçlama - butik otel - evden eve nakliyat
[Buraya reklam verin]
 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İletişim