|
|
 |
İsa ' Beklenmedik Tanrı'
|
 |
|
İsa: 'Beklenmedik insan'...
İşte, İsa böyle bir ortamda dünyaya geldi. Kendisi Musa’nın dinini ıslah etmeye girişmiş bir reformcu veya hak dine dönmeye çağrıda bulunan bir “peygamber” değildi. Tam tersi din, dinsel kurumlar ve din adamlarına tamamen karşıydı: Bessière, İsa’yı Yahudi hukukunu, Şeriatı ve peygamberlik düzeneğini yıkmayı kafasına koymuş radikal bir devrimci olarak tanıtıyor.
Hulki Can (Antoloji.Com)
| DEĞERLENDİRME TABLOSU |
| Genel Olarak Kitap | 8 |  |
|
“İsa: Beklenmedik Tanrı”, Gérard Bessière,
Yapı Kredi Yayınları, Genel Kültür Dizisi 2
Çeviren: Mehmet Ali Kayabal
3. baskı, İstanbul, Kasım 2004
KİTAP ELEŞTİRİ VE İNCELEMESİ
“Tanrı insanı, insan da peygamberleri yaratmıştır”
Aphorisms, Deangee Bourroughs
İsa hakkındaki en bilimsel felsefi yapıtlardan ilkini sanırım Fransız düşünür Ernest Renan yazmıştır. “İsa’nın Yaşamı” (La Vie de Jésus) adlı eserinde Renan, İsa’nın yaşantısını ve yaptığı tansıkları bilimsel bir anlayışla ele alır, inceler, eleştirir, sorgular. İkinci önemli yapıt olarak İngiliz dinbilimci Roderic Dunkerley’in “İncillerin Ötesinde” (Beyond the Gospels) yi sayabilirim. Gérard Bessière’in “İsa: Beklenmedik Tanrı” adlı kitabı ise, klasik kilise öğretisinin bir hayli dışına çıkarak, İsa’nın salt insan olarak nasıl biri olduğunu ve neler yaptığını anlatıyor.
Ancak, bir Fransız katolik papazı olan Bessière, İsa’nın Tanrı olup olmadığını tartışmaya açık bırakıyorsa da Hristiyanlıktaki en büyük dogmalardan biri olan “İsa Tanrı’dır” saplantısından kendini pek kurtaramıyor. Bessière o devirlerde pek çok kişinin Mesih beklentisi içinde olduğunu söylüyor. Ama, gelen beklenmeyen biri oluyor: “Tanrı”.
Gerçi Bessière İsa’nın tanrılığı (1) dogmasını tutkuyla savunmuyor, ama, aksini de iddia etmiyor. Oysa, İncil yazarlarından Markos ve Yuhanna İsa’nın öğretisinde Tanrı’nın tek olmasının en önemli, hatta birinci ilke olduğunu açıkça belirtmişlerdir:
“İsa yanıt verdi: Birincisi: Dinle ey İsrail: Tanrımız Rab tek olan Rabdir. Ve Rab Tanrıyı bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle ve bütün kuvvetinle seveceksin” (Markos 12: 29, 30) “ve tek olan Tanrı’dan gelen görkemi aramazsanız nasıl iman edebilirsiniz? ” (Yuhanna 5:44)
Aslında Hristiyanlıktaki bu ünlü dogma, İncil öğretisinden ziyade, Kilise öğretisinden ve Kilise konseylerinin aldıkları ekümenik (2) kararlardan kaynaklanır. Kilise ekümenik kararlarla birliği sağlamaya, dogmaları pekiştirmeye ve ortak öğretileri disipline etmeye çalışmıştır. Ancak, bunu yaparken bir imparatorluk kurumu haline dönüşmüş ve Roma İmparatorluğunun pagan yapısından etkilenmiştir.
Bu pagan yapıya baktığımızda Roma Mitolojisinde yarı-tanrı veya tanrı mertebesine çıkarılan insanlar, hatta hayvanların bile olduğunu görürüz. Bunlardan en ünlüsü olan Herkül (Herakles) gösterdiği kahramanlıklara ödül olarak Olimpos dağına çıkartılarak tanrı yapılır. Astrolojideki Boğa, Oğlak, Koç gibi burçlar da aslında ölümsüzlük verilerek tanrı mertebesine çıkartılarak ödüllendirilen hayvanlardır.
Tarihin başlangıcından beri bir takım insanları tanrı, ilah, yarı-tanrı gibi görmek, hazret, aziz, hoca efendi hazretleri gibi sıfatlarla insanları putlaştırma eğilimi her zaman var olagelmiştir. Bunu salt saygı kapsamında değerlendiremeyiz. Başarılı ve insanlık için olumlu katkılarda bulunmuş kişiler tabi ki her tür saygıyı hak ederler.
Ancak, bunu sulandırmamak gerekir. Aşırı yüceltme ve, kendimizden üstün gördüklerimiz, ya da, zannettiklerimize, abartarak olduğundan fazla değer verme, aslında içimizdeki dalkavulukluğun patolojik bir yansımasıdır. Amaç, insanları bu yansıma sonucunda oluşan putlaştırılmış obje ya da kişiye hiç direnmeden koşulsuz itaat etmeye yönlendirmek ve gerektiğinde –gerçekleri gizlemek veya kitlenin dikkatini başka yanlara çekmek amacıyla- bu obje ya da kişiyi bir kalkan, bir koz, bir kamuflaj aygıtı olarak kullanmaktadır.
Dağlar, taşlar, heykeller, hayvanlar, peygamberler, krallar, liderler Tanrı gibi görülmüş, yüceltilmiş, putlaştırılmıştır. Meraklı okur “Teslis Sendromu” adlı kitabımda bu konuda ek bilgi bulabilir.
Hristiyanlık başlangıçtaki ilk saflığını kaybederek putperest ve fetiştik öğelerle süslenerek, helenize ve paganize edilerek Roma imparatorluğunun dini olarak kabul edilmiş, resmileştirilmiş, pazarlanmış, sunulmuş ve pagan halk tarafından kolayca benimsenmiştir. Roma vatandaşlarının hiç sorup soruşturmadan toplu halde hristiyan olmalarının altında yatan giz sanırım budur.
TÜRKÇE ÇEVİRİ
Baştan sona Giotto, Rafaello, Gérôme, Breughel, Rembrandt, Rubens, Greco, Champaigne, Tiziano gibi ünlü ressamların tablolarından fragmanlarla dolu kitabın baskı kalitesi gerçekten başarılı ve meraklısı tarafından mutlaka okunmalı. Ama, ciltleme başarısız: bir iki sayfa çevirdikten sonra kitabın kapağı ciltten komple ayrıldı...
Çeviriye gelince: eserin Türkçe çevirisinde görülen hatalar, bazı sözcüklerdeki anlam keşmekeşliği bu konularda uzman olmayan kişilerce çevirinin yapıldığının açık göstergesi. Kitap editörü ile düzeltmen de yetersiz kalmışlar. Şu unutulmamalı: üç metre atlamak için birer metre atlayan üç kişi değil, üç metre atlayabilen tek kişi yeterli olabilecektir. Teolojik bir eseri o konuda uzman olmayan kişilere çevirtmeye kalkışırsanız o çevirinin başarılı olma şansı pek fazla yoktur. Bu her konuda böyledir. Felsefe eğitimi almamış biri de bir felsefi eseri çevirmede zorlanır, yanlış anlamlara çekilebilecek kelimeler kullanır veya çeviri hataları yapabilir. Avrupa ve Amerika’da böyle soytarılıklara asla geçit verilmez. Kitap çevirilerini o konuda uzman çevirmenler yapar.
İmdi örneğin, Fransızcadan Türkçeye çevirirken “prêtre” veya “grand-prêtre” sözcüklerini “rahip” veya “başrahip” olarak çevirmek dinbilimsel terminoloji bakımından doğru olmaz. Çünkü –gerçi kitabın Fransızcasını okumadım ama- kanımca, Fransızca metinde geçmesi gerektiğini tahmin ettiğim “prêtre” ve “grand-prêtre” sözcükleri hristiyan rahiplere değil, ancak, Yahudi din adamlarına işaret etmektedir. Çünkü daha o devirde henüz rahipler, papazlar yoktu. Rahipler ve papazlardan oluşan ruhban sınıfının oluşumu ancak II. yüzyılda başlar.
Bu nedenle, bu sözcükler aslında yahudi din adamlarını kastettiğinden “kâhin/başkâhin” veya “haham/hahambaşı” olarak Türkçeye çevrilmesi daha doğru olacaktı. “Kâhin” kelimesinin ibranicesi de zaten “kohen”dir. Eğer çevirmen zahmet edip de Türkçe İncil’e bir göz atsaydı bunun böyle olduğunu görebilirdi.
Diğer taraftan, başkâhin, kâhinler, yazıcılar, yahudi cemaati ve tarikatların ileri gelenleriyle din bilginlerinden oluşan 71 kişilik “Yüksek Yahudi Mahkemesi”ne de “Sanhedrin” denilir. Bu Yahudi toplumuna özgü bir şeriat mahkemesidir. Günümüzde ise ABD’de “Yüksek Hahamlar Kurulu” konumunda bir danışma merci olarak etkinlik göstermektedir. Bu sözcük de “Sanedrin” olarak yanlış çevrilmiştir. Türkçe çeviride Sanhedrin’den bazı yerlerde günümüzdeki anlamıyla “Büyük Yahudi Kurulu” diye söz edilmiştir. İsa devrinde, Sanhedrin Yahudi cemaati içinde suç işleyenleri Şeriat’a göre yargılıyor ve gerekli cezayı veriyordu. Nitekim, Musa Şeriatı ve Talmud hükümlerine göre karar veren Sanhedrin İsa’yı yargılayıp ölüme mahkum edecektir. Sanhedrin’in bir başka değişik uyarlaması Ortaçağ’da Katolik mahkemesi Engizisyon olarak karşımıza çıkacaktır.
Amma ve lakin, sanırım dinler arası diyaloga zarar vermek istemeyen veya antisemit damgası yemek istemeyen Bessière, büyük bir incelik göstererek, İncillerde yazdığı halde, İsa’yı Sanhedrin’in yargılayıp yargılamadığının kesin olmadığını, 71 kişinin bu kadar kısa sürede toplanmasının zor olduğunu yazmış. İyi de birader 4 İncil’de de İsa’yı ölüme mahkum edenin Sanhedrin olduğu açıkça yazıyor.... (Matta 26: 57-68; Markos 14: 53-65; Luka 22: 54-71; Yuhanna 18: 13-24, 19: 4-16)
Peki, peki, anlaşıldı... Tamam vazgeçtim. Bu durumda benim naçizane önerim şu olacak “İsa’yı ölüme mahkum eden Yahudi Şeriat Mahkemesi Sanhedrin’dir” demenin suç sayılacağı bir yasanın ABD ve AB ülkelerince bir an önce kabul edilmesi...! ! ! Biraz daha abartacağım ama, ikinci olarak da İncillerdeki bu antisemit çağrışımlara yol açabilecek bölümleri de çıkartsak hani nasıl olur diye düşünüyorum da! Bu şekilde dinler arası diyaloga da önemli bir katkı da bulunmuş olmaz mıyız? Böylece herkes mutlu olacaktır!
Neyse ben devam ediyorum. Bakın aşağıda dökümü verdiğim çeviri döküntülerinden de hiçbir şey anlayamadığımı itiraf ediyorum. Anlayan varsa anlatsın:
“İsa (...) İsrail’in varoluşunu yapılandıran bütün buyruklar sistemini göreceleştiriyor” (s: 20)
“(İsa) Tanrının Saltanatının pek yakında olduğunu ilan ediyordu: Demek ki meşru sistem göreceli kılınmıştı (...) ” (s: 31)
“Yahya, yemeğe Kumran’da gördüğü kutsallaştırılmış ve cemaate özgü niteliği atfetmeksizin, çöl ürünleri ile beslenir.” (s: 40)
“İsa burada da Yasa’yı göreceli kılar” (s: 43)
“İsa için aileyi göreceli kılmak üzere bir fırsattır bu.” (s:78)
“İsa sebti göreceleştiren tek kişi değildir.” (s: 88)
Ayrıca, “Tapınağın meydanı” yerine “Tapınak meydanı” s: 30; “günahlarını açıklayarak” yerine “günahlarını itiraf ederek” s: 37 demek daha doğru olacaktı.
“İslamın İsa’sı' başlıklı son bölümde ise, yine ya dehşetengiz çeviri hataları yapılmış, ya da, Bessière’in Fransızcası bozulmuş! Doğrusu bu bölümde ne anlatılmak ve ne yapılmak istendiğini dikkatle okumama rağmen çözemedim. Neyse, ben size bu bölümdeki perişan bir paragrafı aynen aktarayım da bir bakın bakalım çeviri nasıl yapılırmış öğrenin:
“Tanım gereği Şeriatçı olanlar (Yasa bilginleri) gerçek Tanrı’nın aşkınlığı içinde her tür sevginin ötesinde olduğuna inanmışlardır; İsa da onun kuludur, bir anlamda Musa’nın Yasası’nı onaylayan ve sonradan hem Musa’nınkini hem de İsa'nınkini yürürlükten kaldıracak Muhammed’in Yasası’nı müjdeleyen bir yasa getirmek için insanlara gönderilmiştir.” (s: 169)
İmdi, şeriatı (yasa) sona erdiren İsa nasıl olur da “Muhammed’in Yasası’nı müjdeleyen bir yasa getirmek için insanlara gönderilmiş” olabilir? Bu Bessière’in savunduğu görüşe tamamen karşıt bir görüş! Ciddiyet bir yana: Bu söz konusu paragrafı, marazi yazı örneği diye pekala değerlendirmemiz mümkündür. Eğer bu paragrafa psikiyatrik bir tetkik yapılsaydı varılan sonuç herhalde şu olurdu:
Paragrafı yazan veya tercüme eden kişi konuyla ilgili fikir yürütmekte, düşüncelerini bir anlam bütünlüğü oluşturacak şekilde sıralamakta ve tümce yapısını örgütlemekte zorlanmaktadır. Anlamsal içerik bulanık ve muğlaktır. Düşünce düzlemi paralojik (sapkın mantıklı) , görevsel bağlantılardan yoksun ve metonimiktir. Hastamızda bir çeşit iletişim ve düşünce bozukluğu olduğu kuvvetle gözlemlenmektedir.
Tabi bu çeviri Yapı Kredi Yayınlarının bu konulara ne kadar önem verdiğinin ve Genel Kültür Dizileri için ne kadar titiz bir çalışma yaptığının da somut bir göstergesi. Kendilerini yine de bu eseri türkçeye kazandırmaktaki çabalarından dolayı kutluyorum. Çabalıyorlar, didiniyorlar, takdir ediyorum. Tant pis pour toi Gérard! Tant va la cruche à l’eau qu’à la fin elle se casse. Zavallı adamcağız kitabının bu şekilde türkçeye çevrildiğini bilse herhalde su testisi gibi çatlardı!
VAFTİZ VE APTES (ABDEST)
Kitabın II. bölümde vaftiz konusuna değinen Bessière, Yahudilikteki aptes alma, gusül, su serpme, başı suyla meshetmenin Hristiyanlığın gelişiyle tüm bedenin suya daldırılmasına dönüştüğünü anlatıyor. Ancak, bu işin öncülüğünü İsa değil, Vaftizci Yahya yapmaktadır. Yahya, hangi milletten olursa olsun, insanları normal kent yaşamından ve dinsel kurumlardan koparan bir yol önermekteydi. Ahlaki boyutu olmasa tamamen nihilizm olarak algılanabilecek bu görüş, bugün bazı Yahudi-Hristiyan tarikatlarınca (Amish, vs) da benimsenmektedir.
Bessière belirtmemiş ama ben söyleyeyim: “su” temasının kökeni Nuh Tufanı’na kadar gider. Nuh ve insanlık “su” ile kurtulmuştur. İbraniler de Kızıldeniz “su”larından geçerek Mısır’daki kölelik hayatlarını geride bırakmışlardır. İşte vaftiz bir yerde bu geçmişteki “suyla kurtuluş” izleğine simgesel bir göndermedir. İsa hiç kimseyi vaftiz etmemiştir. O halde, önemli olan suya dalıp çıkmak, temizlenmek, yıkanmak değil, simgesel kurtuluş ve arınmadır. Günahların affı için suya girip çıkmakla tensel temizlenme değil, ama tinsel arınma sağlanması söz konusudur.
Bessière, Yahya’nın insanları “su ve ateşle vaftiz” edeceğinden söz ediyor. (s: 38) Eğer bu bir türkçe çeviri hatası değilse bu görüş kökten yanlıştır. Çünkü, Yahya insanları sadece suyla vaftiz etmiş olup ateşle vaftiz etmemiştir; o insanları suya daldırmıştır, ateşe daldırsa herhalde hepsi yanardı! Yahya, İsa’yı işaret ederek “ Gerçi ben sizi tövbe için suyla vaftiz ediyorum, ama benden sonra gelen benden daha güçlüdür. (...) O sizi Kutsal Ruh'la ve ateşle vaftiz edecek. Yabası elindedir. Harman yerini temizleyecek, buğdayını toplayıp ambara yığacak, samanı sönmeyen ateşte yakacaktır.» demiştir. (Matta 3:11-12)
O halde, ateş ve Kutsal Ruh ile vaftiz edecek olan İsa’dır. “Saman” ateşte yok olup gidecek, ambara toplanan “buğday” ise ekmeğe dönüşecektir. Yani, bu durumda Kutsal Ruh, sonsuz kurtuluşa, ateş, sonsuz yokoluşa giden yollardır. Buğdayın ekmeğe dönüşümü ise, insanın da benzer bir dönüşümden geçerek başka bir yaşama kavuşacağının bir işareti olarak yorumlanabilir.
İSA’NIN DİN ADAMLARINA KARŞI TUTUMU
I. yüzyılın en önemli dinsel merkezlerinden, eski İsrail krallığının başkenti Yeruşalim (Kudüs) o devirde bilgiçlik taslayan, kendini beğenmiş din adamlarının çoğunlukta olduğu bir kentti. Okullardaki eğitim tamamen dinseldi. Sırf Şeriat, hukuk ve dinsel kuralların öğrenimine dayanan bu “Yahudi fıkhı” veya “ilim”, hiçbir düşünsel ve bilimsel gelişmeye yol açmıyordu. Bu “ilim” ile övünenlerin Yunan ve Roma kültüründen korkmaları, tarih boyunca Ortadoğu’nun arabesk halklarının Avrupa kültüründen korkmalarıyla sanki aynı ayardaydı.
Bölge, Roma İmparatorluğu yönetiminde olmasına rağmen Yahudi dinsel bağnazlık o kadar aşırı bir hal almıştı ki sık sık “Şeriat isterük” sesleri yeri göğü inletir, irticai gösteriler ve bazen kanlı bir şekilde biten ayaklanmalar olurdu. Tarikatçılık çok revaçtaydı. Yahudiliğin Hasidim, Ferisi ve Saduki tarikatları tüm dinsel ve ticari hayatı denetimine almıştı.
O devirde Hristiyanlık ve Müslümanlık henüz ortaya çıkmadığından, kiliseler ve hoparlörlü camiler daha inşa edilmemişti. En büyük tapınak Kudüs’teki Yahudilerin Büyük Mabedi (Süleyman Tapınağı) idi. Kabe o devirde var mıydı yok muydu tam olarak bilemiyoruz, ama olsa bile, orası da Menat, Lat ve Uzza ve diğer başka tanrıların heykellerini barındıran bir putperest tapınağı idi.
Tüm bu dinsel şatafat ve tarikat enflasyonuna rağmen Yahudi toplumundaki dinsel çürüme ve kokuşma öyle boyutlara ulaşmıştı ki –bugüne sadece bir duvar kalıntısı (Ağlama Duvarı) kalmış olan- ünlü Süleyman Tapınağı’nın avlusu günümüzün ayaklı Tahtakale piyasasına dönüşmüştü.
Şöyle ki, Yeruşalim’e gelen çeşitli milletlerden insanlar ve Yahudi hacılar adak adamak, kurban kesmek veya bağış yapmak istediklerinde, Roma dinarıyla ödeme yapmaları yasaktı. Çünkü, tüm yabancı paralar mekruh ve putperest simgeler taşımaktaydı! Bu yüzden, yabancı paraların Yahudi parasına çevrilmesi gerekiyordu. Bunu fırsat bilen komisyoncular, simsarlar, yabancı paraları Yahudi akçesiyle değiştirirken fahiş döviz kurları uyguluyorlar ve haksız kazanç elde ediyorlardı.
İşte, İsa böyle bir ortamda dünyaya geldi. Kendisi Musa’nın dinini ıslah etmeye girişmiş bir reformcu veya hak dine dönmeye çağrıda bulunan bir “peygamber” değildi. Tam tersi din, dinsel kurumlar ve din adamlarına tamamen karşıydı: Bessière, İsa’yı Yahudi hukukunu, Şeriatı ve peygamberlik düzeneğini yıkmayı kafasına koymuş radikal bir devrimci olarak tanıtıyor. Nitekim İsa, sonunda borsacıların, tefecilerin, cirit attığı Tapınağa bir baskın düzenler; hayvan satıcılarını, para bozanları tapınaktan yaka paça kamçılayarak tek başına dışarı atar. İncil yazarlarından Yuhanna bu olayı şöyle aktarır:
“(İsa) tapınakta sığır, koyun ve güvercin satanlar ile para bozanları oturmakta buldu. İplerden bir kamçı yaparak hepsini, koyunları da sığırları da, tapınaktan kovdu, para bozanların paralarını döktü ve masalarını devirdi.” (Yuhanna 2: 14-15)
İsa bununla da yetinmez elinde eşya taşıyan hiç kimsenin tapınağın avlusundan geçmesine izin vermez. (Markos 11: 15-16) . Bu kadar adamı tek başına kamçılayarak dışarı atması, masaları devirmesi İsa’nın kilise fresklerinde genelde tasvir edildiği gibi hiç de öyle çelimsiz ve güçsüz biri olmadığını gösteriyor olsa gerek.
Bessière es geçmiş, ama ben yeri gelmişken değineyim: İsa’nın o devirdeki Yahudi din bilginlerini, hahamları, tarikat üyelerini çok ağır bir biçimde eleştirdiğini yine İncillerden anlıyoruz. İsa, din adamlarını ve tarikatçıları hiç bir ayırım yapmaksızın “açgözlüler, ikiyüzlüler, kör kılavuzlar, pislikle dolu mezarlar, yılanlar, engerekler soyu” gibi çok ağır hakarete varan kelimelerle aşağılar ve suçlar:
“Bundan sonra İsa halka ve öğrencilerine şöyle seslendi: Din bilginleri ve Ferisiler Musa'nın kürsüsünde otururlar. (...) Ağır ve taşınması güç yükleri bağlayıp başkalarının omuzlarına koyarlar da, kendileri bu yükleri taşımak için parmaklarını bile kıpırdatmak istemezler. Yaptıklarının tümünü gösteriş için yaparlar. (...) Şölenlerde baş köşeye, havralarda en seçkin yerlere kurulmaya bayılırlar. Meydanlarda selamlanmaktan ve insanların kendilerini `Rabbî' diye çağırmalarından zevk duyarlar. (...)
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz nanenin, anasonun ve kimyonun ondalığını verirsiniz de, şeriatın daha önemli yönleri olan adalet, merhamet ve sadakati ihmal edersiniz. Ondalık vermeyi ihmal etmeden esas bunları yerine getirmeniz gerekirdi. Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız! Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar.
Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Tek bir kişiyi dininize döndürmek için denizleri ve kıtaları dolaşırsınız. Dininize döneni de kendinizden iki kat daha cehennemlik yaparsınız. Vay halinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz. Sizi yılanlar, sizi engerekler soyu! (...) ” (Matta 23: 1-33)
Doğrusu ben bugün bu sözleri fazlasıyla hak etmiş bile olsalar din adamlarına söylemeye çekinirim. Bu benim anlayışıma aykırı. Çünkü aslında İsa’nın yaptığı bilimsel eleştiri sınırlarını aşan bir yaklaşım. Fakat haksız da sayılmaz: Aradan 2000 yıl geçmiş ama din adamlarının, ve tarikatçıların durumunda pek fazla bir değişiklik olmamış sanırım. Yoksa yahudi din adamlarını yerden yere vuran İsa Yahudi düşmanı (antisemit) mıydı? Sanmam, kendisi Yahudiydi zaten, nasıl olabilir? İsa Hristiyan mıydı? Sanmam. Çünkü, Luka’nın yazdığına göre, İsa’ya inananların “Hristiyan” olarak adlandırılması onun ölümünden 10-15 sene sonra (MS 43-48) ilk kez Antakya’da başlar! (Elçilerin İşleri 11: 26)
İSA'NIN ŞERİATA BAKIŞI
Fransızca “loi”, ingilizce “law” sözcükleri kanun (yasa) anlamına gelir. Ancak bu sözcükler özellikle teolojik bir yapıtta büyük harfle “Loi” veya “Law” olarak yazılmışsa bundan kastedilen “Şeriat” (Musa şeriatı veya yahudi şeriatıdır) tır. Bu nedenle, türkçeye çevirirken bu sözcüğü “yasa” veya “Kutsal Yasa” olarak çevirirseniz bir anlam kargaşasına yol açabilirsiniz. Bu sözcüğün “Şeriat” olarak çevrilmesi gerekir. Şeriat sözcüğünün ibranicesi “Torah” olup yahudi dinsel kuralları, yani, tüm toplumsal kurallar, evlilik, miras, siyasal yönetim, askeri, adli, sağlık, haram/helal, aptes gibi konuları kapsar.
Musa Şeriatı (Loi Mosaique, Mosaic Law) Tevrat’ta yazan Şeriattır. İşte İsa bu Şeriatı sona erdirmiş dolayısıyla Tevrat’ı da, Yahudiliği de sonlandırmıştır. İsa’nın en büyük teolojik iddiası, devrimi, bildirimi buydu. Yahudilere ve Yahudi olmayanlara verilen müjde ve iyi haber de buydu.
Bessière, İsa’nın Yahudi Şeriatını, kurban kesimlerini ve Yahudi ruhban sınıfının çıkarlarını eleştirdiğini, ancak, yine de Şeriatı reddetmediğini, bazan da onayladığını belirtiyor. Ancak kanımca bu saptama pek doğru değil. Çünkü Bessière’in görmek istemediği veya göremediği basit olgu şu: Aslında İsa’nın Şeriatı bazan kabul eder gibi gözükmesinin nedeni Yahudiliğe karşı bir stratejisiydi. Çünkü, bir Yahudi için Şeriata karşı çıkmak hemen taşlanarak (recm) öldürülmek demekti. İsa bir Yahudiydi. İsa Şeriatı geçersiz kılmaya değil, ancak tamamlamaya geldiğini söyler:
“Şeriatı ya da peygamberlerin sözlerini geçersiz kılmak için geldiğimi sanmayın. Ben geçersiz kılmaya değil, tamamlamaya geldim.” (Matta 5:17)
Ancak, buradaki “tamamlamak” sözünü doğru bir şekilde algılamak gerekir. Burada kullanılan “tamamlamak” yüklemi eksik bir şeyi tamamlamak anlamında değil, bitirmek, sona erdirmek anlamında kullanılmıştır. Fransızca İncil’de “accomplir” (sona erdirmek, tamamen bitirmek) , İngilizcesinde “fulfill” (bitirmek, ifa etmek, itmam etmek) yüklemlerinin kullanıldığını görüyoruz. Nitekim, eski İncil elyazmalarındaki yunanca plhro,w (pliro) ve latince adimplere sözcükleri de bitirmek, sona erdirmek, itmam etmek anlamlarına gelir. O halde, Şeriat geçersiz kılınmamış gibi görünse de, sona erdirilmiş, bitmiş, işlevini tamamlamıştır.
Bu konuda ayrıntılı bir şekilde duruyorum çünkü Şeriat’ın sona erdirilmesi olayını çözümleyemeden İsa’nın ne yapmak istediğini anlayamayız. İsa’nın öğretisinin en can alıcı noktası budur. Şeriatın sona erdiği düşüncesi, hele o devirde, algılanması çok zor hatta olanaksız da gözükse ilk Hristiyanlar tarafından kabul görmüş, fakat, bazı cemaatlerde kargaşa yaşanmıştır. İsa’nın yoldaşlarından Pavlus Şeriatın nasıl anlaşılması gerektiğini ilk Hristiyan topluluklara açıklamaya çalışmış, helal/haram ayrımı yapan, sünnet olan, Yahudi bayramlarını kutlayan, şabat gününü tutan, Galatya (Ankara) ve Kolose (Denizli) Hristiyanlarını ünlü mektuplarıyla sert bir dille uyarmıştır:
“Ey akılsız Galatyalılar! Sizi kim büyüledi? Şeriatın gereklerini yapmış olmaya güvenenlerin hepsi lanet altındadır. Tanrı katında hiç kimsenin Şeriat ile aklanmadığı açıktır. Çünkü iman ile aklanan yaşayacaktır. (…) Öyleyse nasıl oluyor da bu değersiz, etkisiz, ilkelere dönüyorsunuz? Yeniden onların kölesi mi olmak istiyorsunuz? (...) Mesih bizi özgürlük için özgür kıldı. Bunun için dayanın. Bir daha kölelik boyunduruğunu takınmayın. Bakın, ben Pavlus size şunu söylüyorum, sünnet olursanız Mesih'in size hiç yararı olmaz. (...) Bu nedenle kimse yiyecek, içecek, bayram, yeni ay yada şabat günü konusunda sizi yargılamasın. (Galatyalılara Mektup 3: 1, 10-12; 5: 1-2; Koloselilere Mektup 2: 16)
Pavlus hemen hemen tüm yazdığı mektuplarda bu şeriat konusunu açıklamaya çalışır ve insanların şeriatla kurtulmasının mümkün olmadığını, şeriatın sadece ölüm getirdiğini belirtir: “Yazılı şeriat öldürür, Ruh ise yaşatır. (...) Çünkü hiç kimse şeriatın gereklerini yapmakla aklanmaz.” (2 Korintoslular 3:6; Galalatyalılara Mektup 2:16) İsa’nın kardeşlerinden Yakup da mutluluğun Musa yasasından daha mükemmel olan Özgürlük yasasına bağlanmakla mümkün olacağını belirtir: “Oysa mükemmel yasaya, özgürlük yasasına yakından bakan ve ona bağlı kalan, unutkan dinleyici değil de etkin uygulayıcı olan adam, yaptıklarıyla mutlu olacaktır.” (Yakup 1:25)
İYİ HABER (MÜJDE)
III. bölümde Bessière İsa’nın verdiği iyi haberin, müjdenin neşeli bir haber olduğundan söz eder: “Yaşam değişecek, borçlar ertelenecek ve köleler azat edilecektir.” Daha da önemlisi yazar bu bölümde çok önemli bir ayrıntıyı yakalamış. İsa havrada herkesin içinde Tevrat’tan bir paragraf okurken, bir bölümü atlayarak okur (İsa’nın okurken atladığı bölümü göstermek için ayraç içine aldım) :
«İsa, büyümüş olduğu yer olan Nasıra'ya geldiğinde her zaman yaptığı gibi Sebt günü havraya gitti. Kutsal Yazılardan okumak üzere ayağa kalkınca ona İşaya peygamberin kitabı verildi. Kitabı açarak şu sözlerin yazılı olduğu yeri buldu: ‘Rabbin Ruhu benim üzerimdedir. Çünkü O beni, müjdeyi yoksullara iletmek için kutsadı. Tutsaklara serbest bırakılacaklarını, körlere gözlerinin açılacağını duyurmak için, ezilenleri özgürlüğe kavuşturmak ve Rabbin lütuf yılını, (Tanrımızın öç alma gününü) ilan etmek için beni gönderdi’. » (Luka 4:16-19)
İsa’nın kitaptan okurken atladığı sözler “Tanrının öç alma günü” dür. Bessière, şiddet ve insanları korkutma özlemlerini Tanrı’ya varıncaya kadar her şeye yansıtan din adamlarıyla aradaki farkı göstermesi bakımından, bunun İsa tarafından özellikle yapılan çok anlamlı bir atlama olduğu yorumunu yapar: İşte, Şeriatın Tanrısı ile İsa’nın Tanrısı arasındaki temel fark budur.
İsa toplumda saygınlığı olanlarla değil, tam tersi, erdemli insanların günahkar gözüyle baktıkları ayyaşlar, fahişeler, körler, topallar, sakatlar, dilenciler, toplumun horlanan, itilip kakılan katmanlarından her çeşit insanla oturup kalkıyor, beraber yemek yiyor, şarap içiyordu. Söylemi şuydu: “sağlam olanlar değil, ancak hasta olanlar hekime muhtaçtır.”
“Yasa Sevgisinden Sevgi Yasasına” başlıklı V. bölümde yazar, İsa’nın Şeriatın ruh karartan egemenliğini kesinlikle reddederek çok yeni bir ilkeyi gündeme getirdiğini belirtiyor: Bu, düşmanlara varıncaya kadar herkesi sevmek... Yazar, İsa’nın sınırsız sevgi yasasını ön plana çıkardığını anlatıyor. İsa’nın ilan ettiği krallık da ahlak kurallarının değil, ancak, Tanrı ile yaşanan bir birlikteliğin, beraberliğin sürdürülmesidir. İsa kan veya din bağı üzerine değil yürek üzerine kurulu bir insanlık inancı yaratmıştır: Bu, insanların birbirini sevmesi, bağışlaması, merhamet, şefkat, hoşgörü ve Tanrı sevgisidir. Bu sade, tapınmasız, tapınaksız, kitapsız, rahipsiz bir öğretiydi.
Halbuki, Yahudilikte kadın ve erkeğin yeri ayrı idi, haremlik ve selamlık vardı. Adet günlerinde ve doğumdan sonraki dönemlerde kadın murdar kabul edildiğinden dokunulmazdı. Çokeşlilik, kölelik ve cariyelik serbestti. Kadın boşanma talep edemezdi. Oysa, İsa çokeşliliğe ve köleliğe karşı çıktı, fahişelerle konuştu, çocuklarla çocuk oldu ve çocuklar gibi olmayanların kurtuluşa kavuşamayacağını söyledi. Evet. Bessière’in dediği gibi “İsa saçmalığın sınırlarına dayanacak kadar çok kişiyi seviyordu” (s 103) .
İsa hiçbir zaman Talmud, Mişna gibi Yahudi kültürüne özgü kitaplar ve Yahudi tasavvufu Kabala ile ilgilenmemiş, Tanrıya günde üç-beş kez veya sürekli ibadet edilmesini önermemiştir. Aksine, Musa Şeriatındaki tüm kurallara (sünnet, oruç, kurban, aptes, haram/helal, dinsel bayramlar, çok eşlilik gibi) geleneklere ve töreye karşı çıkmıştır.
İsa yakalandığı zaman tüm erkekler kaçacak tek Mecdelli Meryem ve bir kaç kadın sona kadar ona sadık kalacaktır. İsa yahudilikteki kanlı kurban törenlerin de karşı çıkarak kurban kesilmesine gerek olmadığın belirtir. Bir parça ekmekle bir kadeh şarap -simgesel olarak et ve kan- kurban yerine geçmiş olacaktı.
BATIL GELDİ, HAK ZAİL OLDU
Peki o halde, ne oldu ve nasıl oldu da Şeriatın kaldırılmasından altı yüzyıl sonra Müslümanlığın ortaya çıkmasıyla tekrar Şeriata, yani eskiye bir geri dönüş oldu? Bu üçyüzaltmış derecelik U dönüşü nasıl ve neden oldu? Nasıl oldu da kurban, sünnet, aptes, secde, oruç, poligami, harem/selam gibi yahudi Şeriatının benzer kuralları İslamiyet ile tekrar yürürlüğe konuldu?
Nasıl oldu da Muhammet, İsa tarafından tamamlanmış, bitirilmiş, sona erdirilmiş, eskimiş olan Ahdi Atik, Eski Ahit ya da Eski Antlaşma denilen Musa Şeriatını ana hatlarıyla aynen benimseyerek bir din kurmaya kalkışmıştır? Muhammet’in, İbrahim dini diyerek Yahudiliğe çok benzer bir dini neden Araplara önerdiğini, neden Musa’ya daha yakın durduğunu ve kendinden önceki son peygamber olarak kabullenmesine rağmen İsa’nın yeni, radikal ve devrimci görüşlerini neden örnek almadığını nasıl açıklayacağız? Kuran’da yazmamasına rağmen, İslam bilgin ve dinbilimcilerinin Kuran dışındaki tüm kutsal kitapları muharref ilan etme, “hak geldi, batıl zail” oldu gibi panik atak söylemlerin altında yatan nedir? Yoksa kamufle edilmeye çalışılan bu ricat, bu geriye, bu eskiye dönüş müdür?
Misvakla diş fırçalamayı, örtünmeyi, türbanı, harem/selam uygulamasını öğütleyen, bisküvilerde domuz yağı var mı yok mu diye sabahtan akşama kadar haldır haldır tepişen, cinsel ilişkiyle oruç açmanın caiz olup olamadığını tartışan o çok bilgili yüksek İslam ilahiyat profesörlerimiz azıcık da bu konuları araştırsalar, tartışsalar acaba nasıl olur diyorum... Meraklı okuyucu bu soruları ve yanıtlarını şimdilik düşüne dursun ve araştırsın.
DİPNOTLAR
(1) Tanrılık - tanrısallık (deity – divinity) kavramları arasındaki farka dikkat etmeliyiz. Her şey tanrısal olabilir ama tanrılık salt Tanrı’ya özgü özellik ve nitelikler için kullanılır. İnsanda tanrısallık olabilir, ama tanrılık olamaz.
(2) Teolojik terminolojide ekümenik, (ecumenical, oecumenical) “genel, tüm kiliseleri temsil eden, evrensel, dünya çapında” anlamlarına gelir. Kilisenin içsel örgütlenmesini gösteren dinsel bir terimdir. Özerklik, siyasal veya papal bir statü anlamına gelmez. Ekümenik kararlara tüm ilgili kiliseler uymak zorundadır. Dogmatizm ve dogmaları pekiştirmek amacıyla kullanılmıştır. Patrikhaneler zaten ekümeniktir, çünkü dünya çapında bir çok kiliseyi temsil ederler. Bu sözcük üzerinden cahilce ucuz kahramanlık yaparak tepişmeye gerek yoktur.
Hulki Can
Antoloji.Com
(c) Antoloji.Com'dan izin alınmadan kopyalanamaz, yeniden yayınlanamaz.
| Lütfen bu yazıyı değerlendirin: (10 en iyi; 1 en kötü;
tıklayın) |
|
Hulki Can tarafından incelenen diğer kitaplar:
|
|