Şiir KitapEtkinlikler Şarkı SözleriŞarkılar Antoloji.comResimAntoloji.comForumAntoloji.comNedir?Antoloji.comÜyelerAntoloji.comGruplarAntoloji.com Mesajlarım
 
 

Kitap Kişi

 Kitap Ana Sayfa
 Kitaplar
 Kişiler
 Konu Başlıkları
 Yayınevleri
 Kitaplarım
 Kitap İncelemeleri
 Okuyucu Görüşleri
 Kitap Tartışmaları
 Öne Çıkanlar
 Çok Satanlar
 Yeni Çıkanlar
 E-kitap
Eski ne nadir kitaplar
 Eski ve Nadir Kitaplar
 
Şu Çılgın Türkler

Turgut Özakman
Bilgi Yayınevi;
2006, 274. Baskı, 748 sayfa, Türkçe, K.Kapak.



Bu Kitapla ilgili daha fazla bilgi için tıklayın >>

Çılgın Türklerden Akıllı Türklere

“Şu Çılgın Türkler” Türk Kurtuluş Savaşının tarihini anlatıyor. 1921-1922 arası 3 yıllık bir dönem. Yani, romanın konusu hepimizin kanıksadığı ve ilkokuldan liseye kadar sürekli okutulan, fakat aklımızda bir yığın kof hamaset dışında hiçbir şey kalmayan Kurtuluş Savaşı ile ilgili.


Hulki Can  (Antoloji.Com)
 
DEĞERLENDİRME TABLOSU
Genel Olarak Kitap 6
 
Nedense çok satanlara karşı hep bir alerji duymuşumdur. Tolstoy, Dostoyevski, Hugo, Balzac, Cronin gibi dünya yazarlarının yapıtlarının çok satan olduğu bir ülkeyi görmek herhalde asla mümkün olamayacak. Doğum günümde armağan edilmeseydi “Şu Çılgın Türkler”i mümkün yok alıp okumazdım. Doğrusu çok satanlara para verecek kadar zengin değilim.

KONU

“Şu Çılgın Türkler” Türk Kurtuluş Savaşının tarihini anlatıyor. 1920-1922 arası 3 yıllık bir dönem. Yani, romanın konusu hepimizin kanıksadığı ve ilkokuldan liseye kadar sürekli okutulan, fakat aklımızda bir yığın kof hamaset dışında hiçbir şey kalmayan Kurtuluş Savaşı ile ilgili. Özakman bunu heyecanlı bir serüvene dönüştürmeyi becermiş, ya da, Kurtuluş Savaşının özgün destansı niteliği Özakman’ın yapıtını sürükleyici bir serüvene dönüştürmüş... Ama yine de yapıtta bir roman havası, romansal bir anlatı pek yok.

Yakın tarihimizi yeniden anımsatmasının yanı sıra “Şu Çılgın Türkler”in en önemli bildirisi Kurtuluş Savaşı ve bunu izleyen -tarihte eşi benzeri görülmemiş- Türk Devriminin dünyada bir çok mazlum ulusça örnek alınmış olması. Oysa, sanki dünyada hiç yankı bulmamış, hiçbir ulus türk devrimini örnek almamış gibi öğretilmiştir bize. Burjuva devrimi diye küçümsenmiş, onun yerine 1917 rus devrimi yüceltilmiştir. Halbuki görüyoruz ki ilk önce Hindistan, daha sonra Pakistan ve sonradan bağımsızlıkları kazanacak tüm Avrupa sömürgeleri, yani tüm üçüncü dünya ülkeleri de Türk Kurtuluş savaşından ve devrimlerinden esinlenmiş, etkilenmiştir.

Ama biz ne yaptık? Başkalarına imrendik ve bizim yolumuzu izleyen ülkelerle ilişkilerimizi geliştirmediğimiz gibi, bu ülkelerin liderliğini üstlenemediğimiz gibi, örneğin, aynen bizim gibi bağımsızlık savaşı veren Cezayir yerine eski sömürgeci bir ülkeyi, Cezayir’de soykırım yapan bir ülkeyi, ermeni anıtlarının dikilmesine izin veren bir ülkeyi, “ermeni soykırımı olmamıştır” diyenlere hapis cezası veren Fransa’yı desteklemişizdir. Sömürgecilere karşı savaşmış Türkiye’ye bu yakışır mı? Bu ne biçim bir siyasettir, bu ne biçim devlet adamlığıdır? Bu ne zavallı bir dış politikadır? Bu ne aymazlıktır? Bari tarafsız kal birader, sömürgecileri ne desteklersin?

Okullarda okutulan resmi tarihin onayı dışında romanda bundan başka olağanüstü bir bildirim yok. Örneğin, Çerkez Ethem olayı resmi tarih açısından ele alınmış. Çerkez Ethem'i nasıl bilirsiniz? Hain! Damat Ferit? Hain! Padişah? O zaten baş hain! Tamam öyleyse hepsini sallandır gitsin. Oysa, bu olayların üstündeki sis perdesi kaldırılmalı ve aydınlatılmalıydı. Çerkez Ethem neden karşı tarafa geçti? Ne oldu? Nasıl oldu? Niye oldu? Küstürüldü mü? Kandırıldı mı? Keza diğerleri için de. Bu yapılmamıştır. Çünkü zor olan işte bunu yapmaktır.

Atatürk hangi hain(!) Osmanlı devlet adamının asılmasına onay vermiştir? Eğer Osmanlı hanedanı, padişah Vahdettin ve halife Abdülmecit gerçekten vatan haini idiyse gıyaplarında istiklal mahkemelerinde yargılayamaz mıydı? İstese onları yurt dışında izletip teker teker vurdurtamaz mıydı? Son yapılan tarihsel araştırmalar da Çerkez Ethem’in bir takım yanlışlıklar yaptığını ama hain olmadığını ortaya çıkartmaktadır. Lenin ve yoldaşları çar ve ailesini acımasızca öldürtmüştür. Ama Atatürk böyle bir şey yapmamıştır.

Romanda resmi tarihe ve söyleme uygun bir biçimde ermeni ve rum vatandaşlarımız da kötüleniyor, aşağılanıyor, işgalcilerle işbirliği yaptığı söyleniyor. Doğrusu romandaki ermeni, rum ve yunanlılara karşı aşağılayıcı ve küçümseyici yaklaşım hiç şık olmamış, çok şovence ve arabesk kaçmış: “fırsatçı Yunanlılar” “Ege Rumlarının şımarması” “azdırdıkları Anadolu Rumları”, “palikarya” gibi sözcüklerle ermeni ve rumlar karalanırken yeni özgürlüğünü kazanmış Yunanistan’dan da “ajan-devlet” olarak söz ediliyor (s: 17, 19, 412) . Fakat her nedense azınlıklar içinde en önemli yeri işgal eden yahudilerin durumundan, işgal veya kurtuluş savaşı sırasındaki konumlarından, tutumlarından hiç söz edilmiyor. Neden acaba?

O zaman ben biraz söz edeyim: 1917 Çanakkale Savaşında gönüllü Siyon Birlikleri kurarak Türklere karşı savaşmışlardır. (Çanakkale Kara Muharebeleri, Tuncay Yılmazer, Yeditepe Yayınları) . Filistin cephesinde de Türk ordusuna karşı casusluk, sabotaj, saldırı eylemlerinde bulunmuşlardır. (Cemal Paşa’nın Hatıraları, Arma Yayınlar) . I. Dünya Savaşında Türklere karşı savaşanların Kurtuluş Savaşı’nı desteklemeleri herhalde beklenemez değil mi?

Peki biz Batı Trakya’yı ve Selanik’i işgal edersek oradaki Türkler veya Türk asıllı yunan vatandaşları Türk ordusunu bayraklarla karşılamayacak mıdır? 1974de Kıbrıs’a çıktığımızda oradaki Türkler bunu sevinçle karşılamadı mı? Bu ulusların doğası gereğidir. Aynı şeyi burada rumlar ve ermeniler yapmıştır. Bu doğal bir tepkidir. Bu ayıplanamaz.

Üstelik sen adamların en büyük kilisesini (Ayasofya) cami haline getir, başka birçok kiliseyi yağmala ve talan et, patriği patrikhanenin kapısına çivile, birçok kiliseyi de cami haline getir, eee.... ondan sonra estek köstek hoşgörüden ve islam dininin yüceliğinden dem vur. Kimi kandırıyorsunuz tosunlar? Adamlar tabi ki işgal ordularını sevinçle karşılar. Yunanlılar Edirne’yi alıp en büyük cami Selimiye’yi kilise yapsalar hoşumuza gider miydi bu? İşte tüm bunları gören Atatürk ince zekasıyla Ayasofya’yı müze yaparak bir orta yol bulmaya çalışmış, batıya karşı anlamlı bir jest yapmaktan gocunmamıştır. Ama hala bazı baldırı çıplakların Ayasofya’yı cami yapma sevdasıyla tepiştiklerini de ibretle izliyoruz.

Özakman padişah yandaşları ve Osmanlı devlet adamlarını “gafil, dar, sığ, hain kafalar” Damat Ferit’i ise “Türk tarihinin en hain adamı” olarak suçlamaktadır (s: 296, 21) . Oysa türk tarihinin en hain adamları ülkeyi I. Dünya Savaşı’na sokarak imparatorluğun yokoluşuna neden olan ve yenilgiden sonra da yurt dışına kaçan İttihat ve Terakki Partisinin kurucuları mason artıkları Enver, Cemal ve Talat Paşaların olması gerekmez mi?

Yine yazar nedense yunan ordusunun türk ordusu karşısındaki başarılarını yunan askerlerinin beceri veya cesareti yerine salt ölüm veya mahvolma korkusuna endekslemek gibi bir eğilim içindedir. (S: 472) Oysa görüyoruz ki “bir türk on düşmana bedeldir” türünden balonlarla bir yere gidilemiyor. Çünkü padişahtan izinsiz savaşmanın dine aykırı, milliyetçilerin dinsiz olduğuna inanan bir çok asker ordudan kaçıyor, o kadar ki sonunda bunların sayısı 30.000i aşıyor. (S: 185) Bu sayı ordunun nerdeyse yarısı! (S: 198-216) . Bu durumda Atatürk ve arkadaşları yepyeni bir ordu oluşturmak zorunda kalıyorlar!

Özakman nedense yunanlıların ilahından “Tanrı” türklerin ilahından da “Allah” diye bir ayırım yaparak söz etmiş (S: 414, 437-38) : Katimerini gazetesi yazarı “Nicopulos” da sonradan “Nikopulos” olmuş! (s: 36, 380- 418)

Başyapıtı “Savaş ve Barış”da 1812 yılındaki Fransız saldırısını ve Rusya’nın Fransızlar tarafından işgalini anlatan Tolstoy, ne işgalci fransız askerlerinden “kahpe Fransızlar, fırsatçı Fransızlar” diye bahsetmiş, ne de Napolyon için herhangi bir aşağılayıcı terim kullanmıştır. Tolstoy, ırkçı ve şovenist yorumlar yerine, savaşı ve tarihsel olayları destansı, epik bir roman örgüsü içinde nesnel bir şekilde verirken, Rus halkının, köylüsünün, kentlisinin ve aristokrasinin çektiği sıkıntıları anlatırken, evinden binlerce kilometre uzağa ta Moskova’ya kadar gelip Rus başkentini işgal etmeyi başaran, ama orada yağmacılık ve serkeşlik yüzünden mahvolacak olan Fransız erlerin ve subayların dramını da gerçekçi bir şekilde yansıtmıştır.

Doğrusu Türk Kurtuluş Savaşının romanını yazmaya soyunan Özakman’dan da bunu beklerdik, ama maalesef kışkırtıcı beylik gazete söylemleriyle bayat bir şovenizmi aşamamış. Özakman’ın Tolstoy’u taklit etmeye heveslendiği belli. Ama bu berbat bir taklit olmuş. Tolstoy’u doğru dürüst okumadığına ve onun nasıl roman yazdığına bakmadığı görülüyor.

“Şu Çılgın Türkler”i okurken Rıfat Ilgaz’ın “Hababam Sınıfı” nı anımsadım. Yönetmen Ertem Eğilmez de bu romanı 3-4 seri halinde filmleştirmişti. Kemal Sunal, Adile Naşit, Münir Özkul gibi sanatçıların rol aldığı film türk komedi sinemasının tahtına oturmuştur. Ama aynı şeyi Ilgaz’ın romanı için söylemek mümkün değil. “Hababam Sınıfı” aslında kötü yazılmış bir roman. Edebi bir eserden çok bir okul öğrencisinin acemice yazılmış notlarına benziyor. Bu bağlamda “Şu Çılgın Türkler” de neredeyse aynı konumda kalıyor. “Şu Çılgın Türkler” iyi bir roman değil. Roman mı, belgesel roman mı, romansal belge mi? Ne olduğu belli değil.

“ŞU ÇILGIN TÜRKLER” NASIL YAZILMIŞ OLABİLİR?

Turgut Özakman 1948 yılından beri Ulusal Savaşım (Milli Mücadele) ile ilgili belge ve notlar derlediğini önsözde belirtiyor: “Milli Mücadele ile ilgili bilgi ve belge toplama tutkum elli küsur yıldır sürüyor.”(s: 8)

Ancak, bu bilgi ve belgeler romana dönüşmek yerine öncelikle TRTde dizi olarak kullanılacaktır. Anlayamadınız mı? Çok basit: Özakman -romanı henüz yazmadan önce- 20 bölümden oluşan bir senaryoyu 1993te TRTye verecektir. TRT de senaryoyu kabul edecek ve 6 bölümlük bir dizi halinde film çevrilecektir. Ziya Öztan’ın yönetmenliğini yaptığı film “Kurtuluş” adıyla TRTde, daha sonra da sinemalarda gösterime girecek ve büyük beğeni toplayacaktır.

İşte daha sonra bu senaryo roman haline getirilecektir. Her ne kadar yazar “Şu Çılgın Türkler” “Kurtuluş” adlı dizinin romanı değildir” diye iddia etse de diziyi izlemiş biri olarak şu kanıya vardım ki senaryo notları genişletilip roman haline getirilmiş. Netice itibarile film 1993te çekilmiş, roman da 2005te yazılmış gibi olmuş hani! Medeni memleketlerde önce roman yazılır, sonra film çekilir. Ama bizde tersi olmuş: Önce film çekilmiş arkadan roman gelmiş! Olabilir mi? Olabilir burası Türkiye!

O halde, “Şu Çılgın Türkler” aslında “Kurtuluş” filminin romanlaştırılmış senaryosu. Zaten yazar da “Kurtuluş” Şu Çılgın Türkler’den oldukça yararlanılarak yazılmış bir dizidir” diye bu olguyu önsözde garip bir şekilde itiraf etmiş. Ama, de facto, bu da olamaz, çünkü eşyanın doğasına aykırıdır: 1993te çekilen bir dizi nasıl olur da 2005 yılında yazılacak bir romandan yararlanabilir? Zaman içinde geleceğe yolculuk yaparak mı?

Yazarın bu çelişik açıklamaları benim savımı doğrular nitelikte: “Kurtuluş” filminin senaryosu yazar tarafından uzun yıllardır toplanmış olan belge ve notların da eklenmesiyle romana dönüştürülmüştür. Kuşkusuz bir film senaryosunu roman haline getirmeye çabalarsanız işte böyle dam üstünde saksağan vur beline kazmayı türünden bir yapboz yapıt ortaya çıkar. Hani Orhan Pamuk’un “derleme” veya “yamalı bohça” romanları gibi. Ha bir de romanda sayfaların arasında resim, harita, kroki o kadar çok var ki hani nerdeyse fotoroman da olacakmış!

O halde, şimdi kehanette bulunalım mı? “Kurtuluş” filminin devamı olarak çevrilen “Cumhuriyet” filminin senaryosunun da yakında romana dönüşmüş bir çok satan olarak piyasada yakınlarda görmemiz yüksek bir olasılık!



BİR ROMAN NASIL ÇOK SATAN OLUR?

Bu Türkiye’de çok kolaydır. Yeter ki romana çarpıcı bir isim bulunsun. İçini doldurmak kolaydır. Roman yazmak iş mi allasen? Günde bir sayfa yazsan yılda 365 sayfa eder. Al sana roman. Alla, pulla, süsle, şişir, pazarla sat! Dünya klasiklerini, ünlü romancıları bilmeyen, okumayan bir toplumun böyle şişik balonları roman diye yutması çok kolaydır. Bir de medyanın yıldız yazarları ara gazı verince yeme de yanında yat.

Bu yıldız yazarlardan İlhan Selçuk roman hakkında şöyle yazmış: “tarihsel bir gerçeğin güzelim bir Türkçeyle roman diline dönüştürülmesi”... İyi de, doğrusu ben romanda öyle güzelim bir türkçe pek göremedim. Şimdi bir kere “taarruz, mesaj, misafir, ajan, istihkam, hassasiyet, telaş, istifa, infilak, portatif, istiklal, mücadele, imalat, hakikaten, deva, arz etmek, milli, hazret, vekalet, idaresizlik, felaket, hal tarzı, meziyet, fazilet, hırs, muhalif, lanet, cahil, ittihat, mutasarrıf, mürettep” gibi tonla ve buraya aktaramayacağım kadar çok yabancı kökenli sözcük kullanılmışken nasıl olur da güzelim bir türkçeden söz edilebilir?

Bu Selçuk’un söz konusu romanı dikkatlice okumadığının, hatta öylesine eline alıp evirip çevirdiğinin, hatta belki de hiç mi hiç okumadığının bir göstergesi olması bir yana, bunlar beylik reklam/promosyon sözleridir. Bu tür beyanları burada yerler, yutarlar, ama bir fransız, ingiliz, alman kültür çevrelerinde yemezler, yutmazlar.

ÖZAKMAN NEREDE HATA YAPIYOR?

Genelde türk tarihçilerinin yaptığı kronikleşmiş hatayı Turgut Özakman da yineliyor. Nedir bu hata? Osmanlı ve Türkiye’yi sanki iki apayrı devletmiş gibi ayırmak ve Osmanlı’yı küçümsemek, önemsememek.

İmdi, Türkiye'yi Fransa ile karşılaştırırsak: 1789 fransız devriminden sonra yeni bir fransız devleti kurulmamıştır. Yeni bir “yönetim” kurulmuştur. Krallık sona ermiş ve cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. Fransa’nın adı değişmemiştir, bayrağı da değişmemiştir. İktidar el değiştirmiştir. Krallık, hanedanlık sona erdirilmiş ve ülke burjuvazinin eline geçmiştir. Fransız tarihi okutulurken iki ayrı devletten söz edilmez: Krallıktan cumhuriyete geçiş anlatılır.

Aynı şey Türkiye için de geçerlidir. 29 ekim 1923de cumhuriyetin ilanıyla yeni bir devlet kurulmamıştır. Evet. Padişah vardı ama tam olarak padişahlık yoktu ki o zaman. Türkiye, cumhuriyet öncesinde mutlak padişahlıkla yönetilmiyordu. Ya neyle yönetiliyordu? Meşrutiyetle! Cumhuriyetin ilanıyla meşrutiyet sona ermiş ve cumhuriyet yönetimine geçilmiştir. Ülkenin adı, bayrağı değişmemiştir. (Kırmızı zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrağın kullanımı XVI. yüzyılda Yavuz Sultan Selim zamanında başlar.)

Günümüzde, başta dünyanın en demokratik ülkelerinden İngiltere olmak üzere, Hollanda, Belçika, Danimarka, İsveç, Norveç, İspanya gibi ülkeler meşruti krallık (kingdom) ile yönetilmektedir. Örneğin, İngiltere’nin resmi adı Birleşik Krallık’tır (United Kingdom) . Ancak, tabi ki bunlar demokratik krallıklardır, yani, parlamenter krallık ki bunun bir diğer adı da meşrutiyet veya monarşidir (monarchy) . Cumhuriyete geçmeden önce Türkiye’deki yönetim şekli de aynen bu ülkelerinki gibiydi. Bu ülkeler krallık ile demokrasiyi, yani, soylular ve halk, birlikte götürmeyi bugüne kadar başarabilmişlerdir.

Ülkemiz 23 Aralık 1876 yılından itibaren meşrutiyetle yönetilmeye başlanmıştır. Yani, o tarihten itibaren ülkemizde anayasa, meclis, milletvekilleri, başbakan, bakanlar ve partiler vardı. Daha sonra Liberal Parti, İttihat Terakki gibi siyasal partiler de kurulacaktır.Yani demokrasiye ilk adımımız cumhuriyetten nerdeyse yarım yüzyıl önce 1876 yılıdır! Anlaştık mı? Zaten o tarihlerde, XIX. yüzyıldan itibaren, ülke imparatorluk statüsünü çoktan yitirmiş olduğundan dünya milletlerince “Osmanlı İmparatorluğu” yerine biraz da alaycı bir şekilde “Türkiye” (turkey: hindi) ismiyle anılmaya başlanmıştı.

Bunun böyle olduğuna dair en birincil kanıtı hemen romanın başlangıç bölümünde de görmekteyiz. Şöyle ki 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğu Almanya ve Avusturya-Macaristan’ın yanında savaşa girdiğinde, İngiltere Savaş Bakanı Lord Kitchener “Türkiye’yi yok edinceye kadar savaşacağız” (s:14) demektedir.

Demek ki, 1914 yılında, yani, daha cumhuriyet kurulmadan 9 sene öncesinden Osmanlı’ya “Türkiye” deniliyordu. Dikkat edin Kitchener “Osmanlı İmparatorluğu’nu yok edinceye savaşacağız” demiyor, “Türkiye’yi yok edinceye kadar savaşacağız” diyor.

İngiliz generali Milne de 1918 yazında Osmanlı İmparatorluğu hakkında Londra’ya şu mesajı yollar: “VI Mehmet, İngilizlerin Türkiye’de idareyi mümkün olduğu kadar süratle ellerine almasını istiyor.” (s:17) . 1920de ise Lloyd George avam kamarasında şöyle diyecektir: “Türkiye sahneden siliniyor diye üzülecek değiliz”(s: 23) .

Görüldüğü gibi dünya devletieri genelde Osmanlı İmparatorluğu yerine Türkiye diyorlar ve bu iki sözcük eşanlamlı kabul ediliyordu. Ama nedense bizim tarihçiler ısrarla Osmanlı-Türk ayrımını yaparak bizim geçmiş tarihimizden ister istemez kopmamıza yol açmışlardır.

Herhalde aynı nedenlerden dolayı Özakman da romanında Çanakkale savaşından hiç bahsetmiyor. Çünkü bu zafer 1917de kazanıldığında Osmanlı Devleti henüz vardı. Bazı uçuk kafalara göre Çanakkale Türkiye’nin değil, ancak, Osmanlı’nın zaferi olduğundan pek o kadar da önemsenmeye değmez! Görüyor musunuz Osmanlı – Türkiye diye tarihi yapay bir şekilde bölmek bizi ne gibi ahmakça yorumlara sürüklüyor?

Bu nedenle, romandaki Osmanlı İmparatorluğu sözcüğünü 'Türk İmparatorluğu' veya “Türkiye” olarak değiştirirsek yakın tarihimizi çok daha iyi anlarız. Kurtuluş savaşı sonunda sil baştan yeni bir Türk devleti kurulmamış, ancak, yepyeni bir düzene, yönetime geçilmiştir. “Türkiye” ismi cumhuriyetle birlikte gelmemiştir. Cumhuriyetten önce de zaten Türkiye ismi kullanılıyordu. Kurtuluş Savaşından sonra devletin resmi adı “Türkiye Cumhuriyeti” olarak tescil edilmiş ve Türkiye çok partili demokratik meşrutiyet yönetiminden çok partili demokratik cumhuriyete geçmiştir.

Cumhuriyet halk yönetimi demektir. Bu yönetim demokratik, laik, olabileceği gibi İran’daki gibi islami, bir zamanların Almanya’sındaki gibi nasyonal sosyalist veya İtalya’sındaki gibi faşist de olabilir. Cumhuriyet yönetimi krallık yönetiminin tam tersidir. Krallıkta bir hanedan, soy, soylular, aristokrasi söz konusudur. Cumhuriyette hanedanlığın yerini halk alır.

İLK MECLİS

Meşrutiyetin ilan edildiği 1876 yılında henüz siyasi partiler kurulmadığından adaylıklar hep kişisel idi. Seçimlerden sonra ilk meclis 19 Mart 1877 de Sultan II Abdülhamit’in söylevi ile açılır. İstanbul’da halk –çok şeyin değişeceğini umut ederek- sevinç ve coşkuyla sokaklara dökülür. Demokrasi ve bireysel özgürlüğü keyfine göre yaşamak veya sorumsuzluk olarak algılayan bazı şaşkın memurlar ve işçiler bir süre işlerine bile gitmezler! Herhalde bugün AB’ye girsek halk yine aynı sevinç ve coşkuyla sokaklara dökülecektir!

Genel Meclis (Meclisi Umumi) iki bölümden oluşuyordu: Senato Kurulu (Meclisi Ayan, yani Lordlar Kamarası karşılığı) ve Milletvekili Meclisi (Meclisi Mebusan, yani Avam Kamarası karşılığı) . Milletvekili Meclisinde halk tarafından oy kullanarak seçimle gelen milletvekilleri, Senato’da ise sultan tarafından seçilenler vardı.

Demokrasinin ne olduğunu yavaş yavaş kavrayan türk toplumunda 1908 yılına gelindiğinde mecliste Türk olmayan milletvekili sayısı neredeyse meclis aritmetiğinin yarısına yakındı! Yani Türklerin parlamento çoğunluğu bıçak sırtında idi! Kuşkusuz, Avrupa devletleri bu durumdan çok hoşnuttu, çünkü onlar için, yarıya yakını Türk olmayan bir meclisi ikna etmek sultan Abdülhamit’i ikna etmekten çok daha kolaydı.

275 kişilik parlamentoda sandalye dağılımı şu şekildeydi: 142 türk, 60 arap, 25 arnavut, 23 rum, 12 ermeni, 5 yahudi, 4 bulgar, 3 sırp, 1 romen! 142 Türke karşılık Türk olmayan milletvekili sayısı 133 idi! Yani arada sadece 8 kişilik bir fark vardı! Dünyada eşi benzeri görülmemiş bu meclise Rıza Tevfik “Babil Kulesi” ismini vermişti. Türk milletvekillerinin 141i İttihat ve Terakki Partisinden, 1 milletvekili Liberal (Ahrar) partiden idi.

KURTULUŞ SAVAŞI ÇILGINLIK MIYDI?

Kurtuluş Savaşı’nın tohumları Çanakkale’de atılmıştır. O tarihlerde yarbay rütbesindeki 36 yaşındaki Mustafa Kemal kendisinin bizzat cephe komutanı olarak katkıda bulunduğu Anafartalar savaşında İngiliz, İtalyan ve Fransızlara karşı kazanılan başarının rüzgarını arkasına alarak, batılı ülkeleri bozguna uğratmanın verdiği güç ve erk ile 1919da, 38 yaşında, Samsun’a çıkacaktır. Samsuna geldiğinde Kemal, General yani Paşa rütbesine terfi etmiş durumdadır. Daha sonra türk direnişini örgütlemek amacıyla ordudan istifa edecektir. Eğer Çanakkale zaferi kazanılmamış olsaydı, belki kurtuluş savaşı da olmayacaktı.

Bu arada, nihayet neredeyse 90 yıl sonra, 15 haziran 2006 günü, TBMM’nin Çanakkale zaferini ulusal bayram olarak onayladığını anımsatayım. Yani artık Çanakkale zaferini de ulusal bir bayram olarak her 18 Mart günü kutlayabileceğiz!

Kurtuluş Savaşımız delice bir direniş, Türk çılgınlığının bir ürünü değildir. Türk usunun, zekasının, dehasının, mantığının, bilgeliğinin, stratejisinin, yetenekli lider ve askeri kadrolarının, halk dayanışmasının, vatanseverliğin, psikolojik taktiklerin ve daha başka bir çok parametrenin bir bileşkesi, bir ürünüdür. Söz konusu savaş tesadüfen veya bir anlık çılgınlık sonucu kazanılmamıştır. Plan, akıl ve mantıkla kazanılmıştır. Keza bu savaşın sonunda başlatılan türk devrimi de!

Bunu ulusun lideri Mustafa Kemal Paşa da açıkça vurgulamıştır: “Evet, asıl kurtuluşa akıl yoluyla varabiliriz. (...) Yoksa geleceğin akıllı nesilleri bizi affetmez.” Türk direnişini çılgınlık veya delilik olarak görenler batılı ülkeler ve saraydı. (s: 676 - 677, 411)

Mustafa Kemal, savaşı kazanmanın yeterli olmadığını, asıl savaşın bundan sonra başlayacağını ve kurtuluşa ancak uygar, çağdaş, bilime ve insana saygılı, bağımsızlığın değerini bilen, hurafelerden arınmış, aklı hür, vicdanı hür bir toplum olunduğu zaman ulaşılabileceğinin bilincindeydi. Gönül isterdi ki kitabın ismi “Şu Akıllı Türkler” olsaydı. Ama o zaman da kimse okumazdı herhalde.

Hulki Can
Antoloji.Com

(c) Antoloji.Com'dan izin alınmadan kopyalanamaz, yeniden yayınlanamaz.

Lütfen bu yazıyı değerlendirin: (10 en iyi; 1 en kötü; tıklayın)
 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10 

 
Hulki Can tarafından incelenen diğer kitaplar: 
 

Bu yazı hakkındaki düşüncenizi, yazının katıldığınız / katılmadığınız yönlerini Hulki Can ile paylaşmak ister misiniz?

Buraya yazacağınız mesaj doğrudan, yazarın e-mail adresine gönderilecektir. Mesajınıza yanıt almak istiyorsanız adınızı ve e-mail adresinizi belirtmeyi unutmayın. 

Adınız:   E-mail Adresiniz:




Lütfen sadece bir kez basın ve bekleyin.

  - tiklayin - Bu sayfaya link ver Bu sayfayı birine gönder Bu sayfada hata var!  

(c) Antoloji.Com, 2014. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Antoloji.Com'a aittir. Sitemizde yer alan şiirlerin telif hakları şairlerin kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır. Yayın Hakkı Notu.
Şu anda buradasınız: ŞU ÇILGIN TÜRKLER KİTABI

Antoloji.com
22.08.2014 06:56:28  #.234#
  » Şiir  » Kitap  » Etkinlikler  » Şarkı Sözleri  » Resim  » Forum  » Nedir  » Gruplar  » E-Kart  » Sinema  » Haber  » Bilgi Yarışması  » İletişim
 Antoloji.Com   » Hakkında   » Künye   » Yardım   » İnsan Kaynakları   » İletişim   » Seçim  
[Hata Bildir]